Rehberlik

3.BOSNA HERSEK – Mostar – Sıcak Hostel Ortamı

Tırmanış gayet zorlu geçti, kimi yerde de çamur vardı. Şimdiye kadar kullandığım en zorlu yol olarak zirveye aday bir rotadır. Bir ara yolu kaybedip yanlışlıkla ormanın içine dalmıştım. Hiç heyecan yapmayıp, gerisin geri gidip patikayı buldum. Tek sorun bisikletimin her tarafı iyice çamur olmuştu. Bir ara; ”acaba bu yol çıkmaz yol olabilir mi? Ya burada kaybolursam” diye düşündüğüm de oldu. Yolun bir kısmında burada kurtlar falan vardır diyerek hoparlörden son ses müzik açmıştım. Kendimi gaza getirmek için mehter marşı dinliyordum.. Şükür bir yerde yol kendini belli etti. Ormanın ortasında Mostar’ı gösteren bir tabelayla karşılaştım. Demek ki birileri bu yolu kullanıyor. Daha da iyisi demek ki bu yol Mostar’a çıkıyor. Yol üzerinde bir yerlerde Warmshowers uygulamasından bir kişi beni evinde misafir edecekti, ama baktım ki rotam oradan geçmiyor, hatta geride bile bırakmışım. Bisikletçi dostuma gelemeyeceğimi bildirdiğim bir mesaj attım. Zorluklarla dolu zirveye yaklaştığımda birkaç ev gördüm ve bu beni çok mutlu etti. Bir anda her yandan çocuklar çıkıp koşup oynamaya başladılar. O kadar zorluktan sonra çocukların gülüşleri ruhuma ilaç gibi geldi. Zirveye varınca yol düzelmeye başladı. Hatta tam tepede bir de restoran (Snejna Kuça) vardı. Bölgede kış turizmi yapılıyormuş, ondan dolayı da restoran açıktı, hatta tıklım tıklım da doluydu. Kendime orada iki Mark’a sebze çorbası sipariş ettim. Öyle büyük bi porsiyon getirdiler ki.. sıcacık ve kocaman çorba tam da ihtiyacım olan şeydi. Çorbadan sonra tek yapmam gereken şey yokuş aşağı salıp, Mostar’a varmaktı.

Şehre yaklaştığımda akşam olmak üzere idi.. girişte, bir benzinlikte durdum, bisikleti tanzikli ve köpüklü su ile bir güzel temizledim. Kendime kalacak bir hostel (Hostel Dada) bulmuştum, hostelde kalacağım için çokta heyecanlıydım. Çünkü uzun süredir hostelde kalmadım ve ortamını da çok özlemiştim. Bayağı bir yol gittikten sonra nihayet şehir merkezine varabildim. Kalacağım hostel’e vardım, oradaki görevli etrafı gezdirdi, ”e” dedim ”iyi de mutfak nerede?” ”Burada mutfak yok” dedi. ”İyi” dedim ”o zaman ben burda kalamam”. Benden başka kalan da yoktu zaten. Orada oturup internetten başka bir hostel (Hostel Musala) buldum, hostelin sahibi Saşa ile konuştuktan sonra, oraya gidip yerleştim. Orada da hemen girişte, Saşa gelene kadar bana yardımcı olan Avustralyalı bir hatun vardı, adı Lucy idi. Onu dışarıda kahve içmeye davet ettim ve şehri dolaşmaya çıktık. Lucy sırt çantası ile geziyor ve uzun süredir de seyahat halinde. En son Avrupa’yı gezmiş, burada da birkaç ülke gezdikten sonraki durağı Türkiye imiş.

Ertesi sabah İspanyol Alejandro (bizde Alehandro deniliyor) aramıza katıldı. Bisikletle gezmeme bayıldı, kendisi de böyle gezmek istiyormuş. Bana dağ yürüyüşü yapmayı teklif etti ve sonrasında Lucy, ben ve Alejandro vurduk kendimizi dağlara (Fortica Zirve). Keyifli bir yürüyüşün ardından acıkınca kendimizi şehir merkezinde bir restoranda bulduk ve ortaya bol bol et söyledik. Yemekler gelince Alejandro eline çatal ve bıçağı alıp öyle bir şovla etleri pay etti ki.. meğersem eleman İbiza’da iyi bir restoranda uzun yıllardır A garsonluk yapıyormuş. Yemekten sonra Alejandro ile iyi temennilerle ayrıldık. Ona giderken Türk kahvesi hediye etmiştim, o da yatağımın üzerine birçok hediye bırakarak ayrılmış. Teşekkürler güzel insan. Ertesi sabah Lucy ile yağmura rağmen bir güzel şehir turu atmaya, daha önceden görmediğimiz yerlere gittik. İlk olarak şehrin en yüksek binasının en tepesine çıktık. (Oraya çıkmak için, kulenin anahtarını bir restorandan beş Marka aldık.) Merkezde adını hatırlayamadığım bir müzede yaşanan soykırımın izlerini takip ettik. Akşam yemeği icin aramıza Brezilyalı Matheus’ta katıldı. Kendisi bilgisayardan çalışarak ülke ülke geziyor. Matheus; ”her yerde mutlaka bir Türkle karşılaşıyorum, hepsi de çok iyi çocuklardı, pek sıcakkanlısınız dostum” diyordu. Üçümüz birlikte, sıcak sohbet eşliğinde, güzel bir aksam yemeği yedik. Ertesi sabah artık sık sık uğradığımız bir mekan olan, hep yaşlı amcaların takıldığı kafeteryada Matheus ile birlikte kahve içmeye çıktık. Lucy’de aramıza sonradan katılacaktı. Gelirken yanında İspanyol Isabella’yı getirdi. Kendisi hostele henüz yerleşmiş. Dışarıda yağmur hala etkisini sürdürmekte idi. Matheus ayakkabısını yıkadığı için terlikle çıkmıştı. Suyun yoğun olduğu bir yerden geçemeyince, onu kucağımda taşıdım. Bunu da yaşamış olduk vesselam.

O akşam Lucy ayrıldı. Isabella, ben ve Japon dostumuz (aramıza henüz katılmıştı) Shungu (Şungo) hostelde kendimize güzel bir akşam yemeği hazırladık. Herkes elinde neyi varsa koydu (gerçi onlar yemekleri hep dışarda yedikleri için pekte bir şeyleri yoktu.) Shungo geldiği gibi gitti ve biz de şehir turu atmaya çıktık. Ben de ayrılmak ve yoluma gitmek istiyordum, ama yağmur kuvvetli yağdığından bir süre daha kalmaya karar verdim. Ertesi gün yazılarımı tamamlamaya gayret ettim, akşamleyin de İsabella ve Matheus ile dışarıda yemeğe çıktık. Matheus çılgın bir genç, İsabella ise Katalon. Tabii durum böyle olunca soracak tonlarca sorum vardı. O akşam ikisi de ayrıldılar ve hostele Fransa’dan buraya kadar bisiklet süren Basile geldi. Kendisi üniversiteyi bitirince bir tur yapmaya karar vermiş, Nepal’e kadar pedal çevirmek üzere atılmış öyle yollara. Havanın hala yağmurlu olmasından dolayı hostelde bir süre daha kalmaya karar verdim. Saşa sağolsun bana kıyak geçip indirim de yaptı. Ben Basili’e etrafı gezdirdim, o da akşamleyin yemeği (mercimekli, bulgurlu ve tatlı kabaklı bir yemek) hazırladı ve ertesi sabah havanın da düzelmesini fırsat bilerek hemen sabah erkenden vurduk kendimizi yollara.. Hostel öyle lüks, ya da güzel imkanlara sahip bir yer değildi. Orayı en çok ortamını ve sahibi Saşa’yı sevdiğim için uzun uzun kaldım.

Bosna Hersekte, her büyük şehirde Osmanlılar döneminde yapılmış şehir merkezleri (old Town) vardır ve bunlar şehrin en göbeğinde bulunur. Mostarda olanı, gördüğüm en büyük merkezdir. Savaş zamanında yıkılmış, doğal yapısını bozmadan yeniden inşa etmişler. Burada insanlar çok kahve içerler. Bizdeki çay burada yok. Sebebi de çayın, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Türkiye’ye gelmesidir. Türk kahvesini her yerde bulabilirsin. Kimi yerde Bosna kahvesi diye adlandırıyorlar. Türk kahvesi bizim oradaki gibi sert olmuyor. Tadı da bizim oraya göre biraz daha yavan geldi bana. Buradaki kafeteryalarda hep yaşlı amcalar oturup espresso ve sigara içiyorlar. Bizdeki kahve kültürü, burada kafe kültürüne evrilmiş, yani biraz Avrupalılaşmış diyebiliriz. Yani kahve ve sigara her yerde.. ama her yerde. Bir sabah Basilie ile birlikte ayrıldık Mostar’dan bilmem nerelere doğru..

MOSTAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir