Balkanlar

6.KARADAĞ – Budva – Tavuk Bacağı

Akşamdan köze patates gömmüştüm. Daha önceki denemelerimde patatesler hep yanmıştı, ben de bu kez onları aluminyum folyo’ya sararak gömdüm, yine yanmışlardı. Allahtan patatese güvenerek kahvaltıya oturmadık, yoksa aç kalacaktık. Yol; Budva’ya varana kadar inişli çıkışlı bir şekilde devam ediyordu.. az bi yolumuz olduğu için pekte aceleci değildik. Budva’ya varınca ilk işimiz bir yerde oturup bir şeyler yemek oldu. Oturduğumuz restoranda en ucuz yemek 5 €’ya (chicken legs) tavuk bacağı idi, e tabii en ucuzu da bu olunca mecbur siparişi verdim. Tavuk ayağı çıksaydı yer miydim? Doğrusu bunu bilemiyorum. Yemek gelene kaşar “yahu Çinde değilim ki, burada da tavuk ayağı yemezler herhalde” diye kendimi avutuyordum. Şükür normal bir şekilde tavada kızarmış tavuk göğsü geldi. Bu şekilde korku filmi de son bulmuş oldu. Yemekten sonra otogara gittik, onlar otobüs bileti
alırken, ben de hemen yandan bir sim kart aldım. Dostlarımın bilet parasını ben karttan ödedim, onlar da bana nakit Euro verdiler. Çünkü Karadağ’da hep Euro kullanılıyor, bende de pek yoktu. Otogarda otobüsün gelmesini beklerken acıktığımızı hissettik, oturup kalan keçi
peynirini ekmekle yedik. Onlar Münih’e doğru yola koyulurken, ben de kalacak hostel bakmaya çıktım.

          Hostel Budva’ya gittim, gecelik 10 € dediler, tepede bir hostel daha vardı, adı Tepe Hostel, yolu çok dik ve biraz da uzak olduğu için oraya çıkmayı canım istemedi, aradığımda da zaten kendilerine ulaşamamıştım. En son burada kalmaya karar verdim. Akşamleyin şehir turu atarken bir yerde kahve içmek istedim. O ara arkadaşım Leyla ile görüşüyordum, ön tarafa koyduğum çadırım ve sandalyem için bir dry bag ve botum için su geçirmez ayakkabı kılıfına
ihtiyacım vardı. Arkadaşı Burak benim için ayarlayacak, bu taraflara gelen bir arkadaşı da getirecekti. E süper oldu bu. Şişme matımı bir şekilde tamir etmiştim ama yine patladı. Şehirde dolaşırken bir yerde durup denize soktum, kenardaki bağlantı noktalarının olduğu yerde
onlarca delik vardı.. Çekyadaki Hannah isimli firmaya 2. Kez yazıyorum, cevap alamadım. Henüz o işi nasıl halledeceğimi de bilemiyorum. Alpinist mağazası ile görüştüm, ”buraya geldiğinde hallederiz” diyorlar. Ama benim dönme planım yok ki. Şehir çok küçük ama çok fotojenik. Tam bir günümü müze gezip, fotoğraf çekmeye ayırdım. Şehirde birkaç gün geçirmek keyifli idi. Burada iken Brezilyalı Matheus burada ev kiralamış, beni misafir edebileceğini söylüyordu, ama maalesef denk gelemedik. Hostelde ney üfleyebileceğim
bir ortam yok idi, hostel görevlisi bana bir oda gösterdi ve orada çalışabileceğimi söyledi. Oda soğuk olduğu için ben de klimayı açtım. Ben çalışırken de gelip klimayı çalıştıramayacağımı söyledi. Hostelde fazla Türk var idi, işleten kişi de Türk idi ve ben de kalan arkadaşların mentalitelerini beğenmediğim için, ertesi sabah oradan ayrılmaya karar verdim.

          Şehirde gezebileceğim bir ok yeri hali hazırda gezdiğimden dolayı ayrılmaya karar verdim. Şehrin çıkışına doğru sahil şeridini takip ederek gidiyordum. Hava ise ruh halim gibi karmakarışıktı. Bir yandan güneş yükseklerden gülümserken, diğer bir yandan da ne yönden
estiği belli olmayan kuvvetli bir rüzgar vardı. Bir yerlerde kahvaltı etmek istiyordum, ama her yer kapalı idi. Rüzgar dindiğinde henüz şehirden çıkmamıştım. Boş bir piknik masası bulunca hemen kuruldum. Rüzgarın ardından güneş artık insanı daha mutlu ediyordu. Sabah yanıma
aldığım çay ve bisküvi ile (2.3 euro) yiyorum. Tabii Türkiyedeki gibi bisküviyi yiyip yutamıyorsun, tane hesabı yaparak yedim. Yolda canım çok kuru fasulye çekiyordu, e yemeği kendim de hazırlayamıyorum, arkadaş birçok ön hazırlık istiyor. Budva’dan ayrıldıktan sonra öğle molası için körpe bir restoranda mola verdim. İçeri bir girdim, herkes kuru fasulye yiyor! dedim Allah’m!! körün istediği bir göz, sen ise yağdırıyorsun yaa rabbim!! 3.5 € karşılığında tıka basa fasulye yedim. Ama yanında öyle pilav, turşu falan hak getire. Vallaa sadece kuru
fasulyeyi bulduğuma yata kalka şükrettim.

          Bu ülkede kadınlar çok bakımlı ve çok hoş görünümlü. Bir o kadar da güler yüzlüler. Kime gülümsesem, bana karşı gülümsüyor. Kime el sallasam, aynını yapıyor. Kime merhaba desem, dönüp merhaba diyor.. çok güzel. Buraların insanını pek bi sevdim. Belli bi mesafe gidince artık iyiden iyiye acıkmıştım. Köy yollarında giderken yokuşlardan yorulunca bilmem ne köyünde, bi zeytin bahçesinde oturup mola verdim. Zeytinliğin sahibi beni görmüş, hemen yanıma geldi. Orada olmamdan pek memun değil gibi idi. Türk olduğumu öğrenince ”burada istediğin kadar kalabilirsin” diyerek gitti. O ara Ulaş hocam ile sohbet ettik. Norveç kendisine 5 yıl oturum izni ve pasaport vermiş. Ulaş hocamın adına çok sevindim, ülkem adına ise üzüldüm. Biraz daha yol aldıktan sonra, saat 15:30 gibi yol kenarında çok güzel, çamlık bir alan gördüm, Bar şehri de az ötesi idi. Daha ileride çadır kuracak yer bulamayabilirdim. Toplam 35 km yol gitmiştim. Biraz fazla tırmanış yapınca erkenden yorulmuştum. Dedim ”burada kalınır”. Hemen çadırımı kurdum, ateşi yaktım. Elimde ne varsa (patates, avuç,  soğan, biber, sarımsak, sucuk) hepsini iri iri doğrayıp, üzerine de su ekledim. Ortaya muhteşem bir yemek çıktı. Bir güzel karnımı doyurdum. Ateşin başında eksik yazılarımı tamamladım. O bölgeye yürüyüş için gelen insanlar vardı. Çadır kurduğum yerin hemen 100 mt ötesinde bir
manastırın kalıntıları vardı. Yorgun olduğumdan dolayı ziyaretimi sabaha bıraktım. Biraz müzik dinleyerek rahatladım. Ertesi sabah kalıntıları gezip, etrafta da biraz yürüyüş yaptıktan sonra Bar’a doğru koyuldum yola..

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir