Blog
10.ARNAVUTLUK – Durrës – Yol Arkadaşım
Yol arkadaşım Emeric ile bisiklet sürmeye başlayınca, belli bir mesafeden sonra durup çay molası vermek istedim. Emeric duruma şaşırdı kaldı, nedeni ise yolculuğunda daha önce hiç çay molası vermemişmiş. Tabii mola güzel bir manzaraya karşı çay ve gofret olunca
onun da hoşuna gitti. Yaklaşık 30 km yol gidince, öğlen yemek molasıiçin durduğumuz köyde etrafımızı bir anda çocuklar sardılar. Bizi bir anda soru yağmuruna tuttular. Öyle tatlıydılar ki.. Türkiye’den geldiğimi öğrenen herkes önce depremi soruyor. Çocuklardan kurtulmamız zor oldu. Yemek yemek için oturduğumuzda şarj aletimi Chuckların evinde unuttuğumu farkettim. Emeric her seferinde nasıl ve nerede çadır kuracağımızı sorup duruyordu. Kendim cevabını bilemediğim bir şeyi ona nasıl anlatabilirdim bunu hiç bilemiyorum.
Akşama bir köyün azcık dışında çadır kurmak için yer aradığımızda, oradan geçen bir çoban ile Emeric sohbeti sıkılaştırmışlardı bile. Marko bizi evine davet etti. Kendileri dağa
bakan bir köyde yaşıyorlardı. Yeni bir ev inşa ediyorlardı ve inşaatın bir kısmında kendileri yaşıyorlardı. Eşi Violetta inşaat bitene kadar yan tarafa bi karavan çekmiş, onda kalıyor. Akşam için bizlere basit ve güzel yemekler yaptı. Marko ev yapımı rakiya içiyor. Kendisi yapıyormuş, bize de ikram etti. Ben tadını sevmediğim için içemedim, hepsini Emeric’e verdim. Violetta’nın bir kızı varmış ve çevirmen olarak çalışırmış, dil sorunu yaşadığımızdan dolayı sohbet isteklerine cevap vermekte zorlanıyorduk. ”Kızı gelince dil sorunu ortadan kalkar” dedik ama o da gelemedi. Marko telefondan arkadaşlarını arayıp akşam için çok kıymetli misafirlerinin olduğunu sevinçle haykırıyordu. İçerdide soba cayır cayır yanıyordu. Bizler hep dışarıda
olduğumuzdan dolayı vücudumuza odanın sıcaklığı fazla geliyordu ve sobalı odada yanıyorduk resmen. Marko odada kalmamız için ısrar etti, ama biz inşaatın boş bir odasına tulumları sermeye karar verdik. Yan taraftaki odanın zeminine kartonpiyerleri serdik, üstüne uyku tulumunu da açtık ve rahatça uyuduk. Sabahleyin erkenden kalktık. Violetta kahvaltıyı hazırlamıştı bile. Emeric ile son birkaç km’mizi de yapıp herkes kendi yoluna doğru koyulacaktı. O Makedonya tarafına, ben ise Arnavutluğun güneylerine doğru sürecektim. Böylelikle birlikte yaptığımız kısa yolculuk sonra ermiş oldu.
Sabah erkenden yol almak çok avantaj sağlıyor. Bütün gün yavaşça yol alsan da geneline bakınca bayağı bir km gidebiliyorsun. Buradaki çocuklar çok tatlı ve meraklılar. Yolda, bir karış boyları ile bana hep laf atıyorlar. ”Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?
Ne yiyorsun? yanında ne taşıyorsun? Anneni özlemiyor musun?” gibi gibi tatlı tatlı sorular. Küçük bir kasabada yiyecek bir şeyler ararken bir genç oturduğu kafeden kalkıp, yanıma yanaşarak neye ihtiyacım olduğunu sordu ve beni bir dönerciye götürdü. Yiyeceğim
dönerin parasını ödeyip gitti. Döner çok hoşuma gitti, bir tane daha istedim, bu sefer döneri yapan abla para istemedi. Durrës’e varmadan önce kendime 9.31 euro’ya kahvaltı dahil bir hostel buldum. Dağlardan geçtiğim yolda çalışma vardı ve toz içindeydi. Birkaç km sonra nihayet normale döndü. Şehir zirveden görünüyordu, ve şehre de bayağı yaklaşmıştım, gün daha bitmemişti, yolun hemen alt kısmında çok güzel bir zeytin bahçesi vardı. Bahçenin zemini çok güzel çimenlik idi. ”Şehre şimdiden varıp, bu gecelik kalcak yere para vermektense, bu gece burada kalır, yarın şehre inerim” diye düşündüm ve orada, araçların beni göremeyeceği bir noktada çadırımı kurdum. Yerde birçok kurumuş zeytin dalları vardı. Ateş yakıp akşam için sebzeli, soslu ve yoğurtlu makarna yaptım. Sanıyorum makarna konusunda bayağı uzmanlaşmıştım. Yemekten sonra yıldızları da seyredebileceğim güzel
bir akşam oldu. Sabahleyin şehre inmek için hiç acele etmedim. Bir ara suyum bitince, yoldan geçen bir arabadan su istedim, şanslı idim, onlar da verdiler.
İlk kez bir hostelde (Hostel Durres) kahvaltı dahil fiyat ile kalıyorum. Fiyatı da uygun geliyor. Burada herkes ya Isviçreli ya da Alman. Oda arkadaşım olan, Alman Luis ile biraz sohbetten sonra birlikte aksam yemeğine çıktık. Bana İsviçre’de dağda bir otelde
sadece 6 ay boyunca çalışıp, kazandığı parayla kalan 6 ayda da seyahat ettiğini söyledi. Ne diyebilirim onun adına çok sevindim. Hostelde bir gece daha kaldım. Şehri dolaşarak, kaybolan çakım yerine kendime çakı aradım, ama ekmek bıçağından başka bir şey de bulamadım. Arnavutlar avcılıkla hiç uğraşmazlarmış, bundan dolayı etrafta av bayii falan da
yok. O gün Luis gitti ve Kosovalı birisi geldi. Kendisi çok güzel insandı, ama geceleyin öyle kuvvetli horluyordu ki odamı değiştirmek zorunda kaldım. Horultusu diğer odalardan bile duyuluyordu. Son günlerde diş ağrısı çekiyordum. Bir ara çok kuvvetli bir ağrı bastırınca, hostelde çalışan Antea bana bir diş doktoru önerdi ve ben de oraya doğru yollandım. Bu arada burada her yerde mantar gibi diş kliniği var. Oraya gittiğimde, film çekerek baktılar ve dişimde hiçbir sorun olmadığını, sadece dişlerimin arasına sıkışan parçacıkları diş ipi ile temizlemem gerektiğini söylediler. Bu ön işlem için benden herhangi bir ücrette istemediler.. onlara çikolata ikram etmeli idim. Ama hazırlıksız gitmiştim. Akşamdan çantalarımı hazırladım, sabahleyin de kahvaltının ardından, dün gittiğim diş kliniğine ufak hediyeler bıraktım, sonra yeni maceralara doğru yola çıktım..
geliyordu. Gün batımının vermiş olduğu müthiş haz ile keyfim yerinde idi. Bulunduğum yer, konumlandığı havza itibarıyla Adriyatik denizinden ayrılıyor. Yemek pişirirken, benim bulunduğum alana doğru sohbet ederek gelen iki genç beni fark edince gerisin geri kaçmaya
başladılar. O akşam çayımı yudumlarken, notlarımı tamamladım ve erkenden uyudum. Sabah çadırımı kuruttuktan sonra tekraran yola koyuldum. Üzerinde gezdiğim lagünün etrafını birazcık ucundan keşfettim. Burada kışın kara lahana, beyaz lahana (kelem) pırasa,turp, havuç gibi ürünler yetiştiriyorlar. Az ileride suyum bitince, bahçesinde pırasa söken bir çiftten su aldım, bana suyun yanında, bahçelerinden portakal da ikram ettiler. Burası bizden 25 yıl geride yaşıyormuş gibi hissettim. Her şey doğal ve el değmemiş. Şu zamana kadar gezimde suya hiç para vermedim, kimin kapısını çalsam su veriyor, üstüne de ikramda bulunuyorlar. Burada bozulmamış, güzel bir kültür var.
Gün ortasına doğru, öğle yemeği ararken dalgınlığıma geldi, yolun azizliğine uğrayıp bisikletten düştüm. Yolda arabalar için yapılan yol güzel, ama yandaki emniyet şeridi (tabii ona emniyet şeridi denirse) daracık ve kimi yerde de 5-6 cm aşağıya düşüyor ve düştüğü yerde de cam kırıkları ve çöp dolu. Düşeceğime zaten ihtimal vermiştim. Öyle bir anda ön tekerim kaydı, toparlayamadım ve düştüm. Kolum hafif soyuldu. Sol ön çantamın iki klipsi de kırıldı. Elimde olan yedeklerle klipsin birisini değiştirdim. Diğerini de cırt cırt ile sabitledim.
Çantada oluşan delikleri de Decathlon’dan aldığım bantla kapattım. Biraz ileride birisi yemek yiyebileceğim bir alan gösterdi, gelip yanıma kuruldu ve etraftakilere ”rakılar bugün arkadaşımdan!” diyerek beni işaret ediyordu. Adamı başımdan atamıyordum. Yemeğimi
yedim, hesabı öderken oradaki görevli benden olması gerektiğinden daha fazla para istedi. Nedeni de o adamın içtiği rakı. Duruma çok sinirlendim, ama adam parayı ödemem için inat ediyordu. Kendi yediğim ürünün ücretini ödeyip oradan ayrıldım. Dağlardan geçerken, Avlonya’ya varmaya 7-8 km kala yol kenarında manzarası Avlonya şehrine bakan müthiş bir zeytin tarlası gördüm. Daha saat erken idi. Çadır kuracağım nokta da yoldan gözükmüyordu. Şehre inip hostel’e para vermek mantıksız geldi, tarlaya inip çadırımı kurdum. Etraf hep kuru odun parçacıkları ile dolu idi, ateşi yaktım, manzaranın tadına koyuldum. Güzel bir akşam geçirdim. Sabah uyanınca da şehre yakın olduğumdan hiç acele etmedim. Bir ara suyum bitince yoldan geçen bir arabayı durdurup su istedim, sağolsun verdiler. Malzemelerimi kuruttuktan sonra biraz daha uzun kaldım ve öğlene doğru indim şehre.
Önce ayarladığım hostele (Hostel Backpakers) gittim. Çok sıcak bir karşılama beni bekliyordu. İki tane tatlı köpek hemen kucağıma atladılar. Hostelde 6 kişiyiz ve 4′ Amerikalı ve bir de Kazakistanlı Mira vardı. Ortam güzel olunca burada 2 gün kalmaya karar verdim. O arada ön tekerimin patladığını farkettim ve onu keyifle tamir ettim. Burada kaldığım süre içerisinde Mira ile yaptığımız her yemeği paylaştık. Bir gün bisiklet ile manastır (Manastiri i Shën Mërisë) gezisi yaptım. Kış olmasına rağmen etraf can alıcı şekilde yeşil idi. Orada rahibeler de görev yapıyormuş, ama ben gittiğimde tadilat dolayısı ile sadece çalışan ustaları görebildim. Buraların yazınki güzelliğini hayal dahi edemiyorum. Umarım bir gün buraları
yazın da gezerim. Mira ile sohbetimizde bana; dünya üzerinde 34 ülkeye vizesiz giriş yapabildiklerini, Balkanlarda ise sadece Arnavutluk ve Sırbistan’a gidebileceğini söyledi. Halbuki ki kendim bu durumdan çok yakınırdım. Türkiye vatandaşları ise 64 ülkeye vizesiz, 37 ülkeye kapıda vize alarak, 13 ülkeye de e vize alarak toplam 111 ülkeye giriş yapabiliyor.
Çarşamba günü sabahleyin, ayrılmadan hemen önce Mira ile kahvaltımız fırından aldığım peynirli böreklerdi. Kahvaltımızı bitirdikten sonra oradan ayrıldım. Önümde iki seçenek vardı; ya iç taraflardan giden kolay yolu, ya da nispeten deniz kenarından giden
dağlık yolu seçecektim. Tabii ki hiç düşünmeden sürdüm bisikletimi, ikinci seçenek olan dağlara doğru..





