Blog
12.ARNAVUTLUK – Sarande – Aşırı İtalyan
Tırmanış zorlu geçiyordu. Yolun yarısına varınca kenardaki bir restoranda yemek molası verdim. Yemeği sipariş ettiğim garson amca ilk başta masaya istediklerimin dışında bir seyler getirdi, istemediğimi söyleyince söylenerek gitti ve nihayet istediklerimi getirdi. Suratsızlığı bir bambaşkaydı. O esnada, hemen yan masada, yakınlarda tünel inşaatında çalışan Türk işçiler yemeğe gelmişlerdi, onlar ile hemencecik sohbete koyulduk. Buradan ve Arnavutlardan hoşnut olmadıklarını söylediler. Arnavutlar ile iş yapmanın çok zor olduğunu her yerde ayrımcılık ile karşılaştıklarını ve en yakın örnek olan garsonun da onlara ayrımcılık yaptığını söylediler. Zaten garson şimdiye kadar gördüğüm en itici şekilde servis yapan garson olarak ilk sıraya yerleşti bile. Neyse efenim zirve tırmanışım (1032 m.) mükemmel manzaralar ile geçiyordu..
Dhërmi köyüne varınca yolculuğumun şeklinin bir anda değiştiğini hissettim.. bir an Yunan köylerine ışınlandığımı sandım. Hani o filmlerdeki gibi bütün evlerin beyaz, birbirine yakın ve Arnavut kaldırım taşları ile döşeli olan hali işte. Arnavutlara Yunan köyüne benziyor dediğimde burun kıvırıyorlar. Köyün içinde bir yerde, manzaraya karşı oturup elmamı yerken oraya gelen genç bir çift ve çocukları bana gülücükler atıyorlardı. Ben de onlara güldüm, sonra hep birlikte gülüştük. Köyün hemen çıkışındaki zeytinliğe kurdum çadırımı. Oturup gün batımını da izledikten sonra, etrafta kuru odun da çok olunca kamp ateşini es geçemezdim tabii.
Ertesi gün artık alışılagelmiş seremoni ile çadırımı kuruttum ve yola çıktığımda kıvrım kıvrım olan yollarda ağzımı açık bırakacak manzaralar beni bekliyordu. Bir yerde manzaraya doymaya çalışırken polisler yanıma yanaştı, dedim “aha şimdi s*çtık!” Pasaportumu istediler, ben de pasaportumda damga olmadığını, ülkeye girişte damga basmadıklarını söyledim, “haa o mu! o sorun değil, yolculuğunun keyfini çıkar, umarım Arnavutluğu beğeniyorsundur” dediler ve gittiler. Uzun bir inişten sonra yol kendini düzlüğe bırakıyor. Orada, yol kenarında Osmanlı İmparatorluğu zamanında, Ali Paşa tarafından yapılan (Kastello Di Palermo) kalesini gezdim, (kalenin adını sonradan İtalyanca’ya çevirmişler. Burada İtalyanlara karşı aşırı bir sempati var) kalenin hemen önünde, benim yaptığım rotanın tam tersini yapan Fransız Jean (71 yaşında) ile karşılaştım. Kırık İngilizcesi ile Türkiye’yi öve öve bitiremedi.. birbirimize güzel temennilerimizi ilettikten sonra Jean yola koyuldu.
Kalede çalışan görevli arkadaş bir tarih öğretmeni imiş, bana etrafı ve tarihi akışı rehber edası ile bir güzel anlattı. Kalenin tam ortasına geçince her yeri görebiliyorsun, mükemmel bir mimari yapısı vardı. Anlaşılan görevli Türkleri pek seviyordu. Bana bu kaleye bisikleti ile gelen ilk Türk olduğumu söyledi. Giriş için benden utana sıkıla para aldı. Ben ücrete razı iken o ”Kameralar gördüğü için almak zorundayım, eğer imkanın yok ise kendi cebimden seve seve
öderim. Bu kaleyi senin ataların yaptı, senden para almak hoşuma gitmiyor kusuruma bakma lütfen” dedi. Gün içinde sürekli inişli-çıkışlı yollardan geçtiğimden çok yorulunca, araçlardan uzakta, manzarası hoş bir tepeciğe kurdum çadırımı. Daha da güneye indikçe herkes İtalyanca konuşuyor, tabii fiyatlar da gözle görülür şekilde artıyordu.
Ertesi gün (24.02.2023) Sarandë’ye 10 km kala, yolda bir manastır (Manastiri i Shën Marisë) tabelası gördüm, (ikinci kez aynı isimde manastır görüyorum, bir önceki manastırın ismi de aynı idi) baktım çok uzakta değil, sürdüm bisikletimi o yöne doğru. Belli bir
tırmanıştan sonra bir çobana rastladım. Kendisinden yol tarifi aldım. Çoban manastıra giden yolu kapatmış, yolun tam orta yerine de, kocaman bir kapı ve ahır dikmiş, “aha da burası benim aga!!” diyordu resmen. Mecburen yan taraftaki taşlı topraklı yoldan manastıra doğru gittim, içimden “ulan adam burda, bu manzaraya karşı, o sıkıcı taşların arasında yaşamak istemez yaa” diye iç geçiriyordum ki tekerimin patladığını farkettim. Arnavutlukta 5. kez tekerim patlıyor. Karnım da fena acıkmıştı. Manastıra artık iyice yakın olduğumdan bisikleti
öylece bırakıp önce manastırı gezdim. Manastırın ana giriş kapısını iple bağlamışlar. Açınca çok güzel ve ince işçiliği olan bir manastır görüyorsun. Böylesine bir yeri yalnız gezebilmek büyük bir ayrıcalık olsa gerek. Sanıyorum burayı turizme açacak ya imkan yok, ya da başka
siyasi bir şey var. Sonradan öğrendim ki haftada bir gün burada ritüeller gerçekleştiriyor, geri kalan zamanda ise kapalı kalıyormuş. Döndüğümde ilk iş olarak patates haşlarken bisikletimi tamir ettim. Suyum bitmişti. Savaştan kaçıp buralara yerleşen ve manastırı gezmeye gelen Ukraynalılar bana da su verdiler. Patlak lastiği elimdeki yedek lastik ile değiştirirken lastiği yanlış takmışım, lastik uzunlamasına 2 cm kadar yarıldı ve çöp oldu. Artık bu lastiği tamirat ekipmanı olarak kullanacağım, eskiden öyle yapardık. Öbür patlak lastiği tamir edip dikkatlice yerleştirdim.
Ukraynalılar ile vedalaştıktan sonra, inişe geçtiğim sırada bir dönemeçte yerdeki kumları çok geç farkedince kuma kapılıp kaydım. Hızlı olduğum için giysilerim yırtıla yırtıla sürüklendim. Kolumun daha önceden kabuk bağlayan yeri sıyrılıp parçalandı, göğsümün altında ve bacağımda ufak yırtılmalar var. Şükür yine de ucuz atlattım. Gidon çantamda ve arka sosis çantamda birkaç delik vardı ve sol ön çantamın iki klipsi de kırılmıştı. Arnavutluk, 5 lastik patlaması ve 2 kez bisiklet kazası ile benim için acı-tatlı bir ülke oldu şimdiden. Ağır
hareketlerle kalacağım hostele doğru yollandım..
Hostelde (Hasta la Vista) bugün 4. günüm (27.02.2023) yaralarımı sardıktan sonra kırılan ve yırtılan eşyalarımı tamir ediyorum. Burada 7 farklı milletten gönüllü çalışan arkadaşlar var, onlarla sohbet etmek beni mutlu ediyor. Şimdiye kadar bulunduğum, atmosferi açık ara en iyi hostel burası oldu. Biraz iyileştikten sonra şehrin en tepesindeki kaleyi gezdim, niyetim orada gün batımını izlemekti, ama bulutlardan pek gözükmüyordu. Ertesi gün Butrit ulusal parkının
etrafını dolandım (50 km) sunduğu manzara müthişti. Kolum her bir çukura girdikçe sızlıyordu ama devam etmeli idim. Yolda Gürkan Genç’in podcastlerini dinledim. Göl turunu bitirdikten sonra şehrin yanıbaşındaki tekkeyi (Tekeja Sarandë) ziyaret ettim, orada karşılaştığım sakallı birisi (nasıl adlandırmam gerektiğini bilemiyorum) oradakiler baba diye hitap ediyorlardı. Türkiye’den geldiğimi duyunca sevindi, sırtımı sıvazladı. Bir öğrencisinin rehberliğinde henüz açık olmayan müzeyi de fotoğraf ve video çekmemek kaydı ile gezebilme şansına eriştim.
Hostelde akşama makarna pişirdim. İçine karıştırdığım salçalı soğanlı, biberli, sarımsaklı ve baharatlı sos, üzerine de biraz yoğurt muhteşem bir sos ortaya çıkarıyordu ve beni hostelde makarna profesörü ilan ettiler. Hosteldeki arkadaşlardan özellikle Amerikalı Lydia ile
iyi anlaşıyorduk. Hostelin sahibi Albano harika bir insan. Çok güzel ekmekler hazırlayıp hepimize ikram ediyor. Brezilyalı Erik, bisikletimin üzerinde bulunan kaplumbağamın ipini yeniledi. Meksikalı Sam Kindle’ı nasıl kullanmam gerektiğini anlattı. Mail üzerinden gönderdiğim kitabın not kısmına “converte” yazıyorsun, daha sonra da Kindle bu kitabı kendine göre ayarlayıp o şekilde kaydediyor. Alman Thor ve Sam Meksika’da hostel açacaklarmış. Beni de açacakları hostellerine davet ettiler. Ayrılmadan önceki akşam, arkadaşlarım sabahleyin geç saatte uyandıkları için, uyumadan önce hepsi ile vedalaştım ve sabah erkenden ayrılmak zor da olsa yeni maceralar için yola koyuldum..








