Blog
4.BOSNA HERSEK – Trebinje – Sınıra Doğru
Hostelde kalan dostlarımı ben uğurlamıştım, geçen altı günün ardından sıra bize gelmişti. Basilie ile erkenden yola çıkınca ilk durağımız, Burcu hanım’ın da önerisi ile Blagay kasabası oldu. Kasaba Mostara yakın olduğu için erkenden vardık. Girişte coşkun sular
karşılayıveriyor insanı. Burada her yer ıslak dostlar. Buraya geliş amacımız ise; Tuna Nehri’nin bir kolunun, o devasa kayanın altından dünyayla buluştuğu yerde konuşlanmış, müthiş bir Osmanlı mimarisi ile inşa edilen Blagay Tekkesini gezmekti. Oraya varana kadar etrafın
güzelliği bizi adeta mest etti. Tekke için giriş ücreti çok fazla olunca girmekten vazgeçtik. Başka memlekette, atalarımın yaptığı bir yapıya para vererek girmek her nedense bir an beni tedirgin etti. Hem Türkiyede tekke ziyaretlerini ücretsiz yapabilirsin. İyice acıkmıştık, hemen oracıkta bulunan restoranlardan birinde karnımızı doyurduktan sonra Çiro Trail (Mostar’dan Dubrovnik’e kadar uzanan bisiklet rotası) rotasını takip etmeye başladık. Tuna Nehri’nin hemen yanıbaşından uzanan yol çok hoş manzaralar sunuyordu. Yolda hem araç trafiği yok
denecek kadar az, hem de dümdüz. Akşama kadar keyifle bisiklet sürdük. Yaklaşık 60 km yol alınca, Svitska Gölü’nün hemen yanıbaşında, terk edilmiş bir evin içerisinde çadırlarımızı kurduk. Kapalı bir alanda olmamız iyi idi, çünkü dışarıda yağmur yağıyordu.
O akşam kırmızı mercimek çorbası yaptım, keyifle içtik. Sohbete geçerken hemen kenarda bir ateş yaktım, Basilie ateşe şaşırdı. Çünkü hayatında ikinci kez ateş görüyormuş. Kendime; ”bu çocuk, kışın seyahat ederken soğuktan nasıl korunuyor acaba?” sorusunu sormadan edemiyorum. Gece uyurken matımın patlak olduğunu fark ettim. Kullandığım matı (Hannah Leisure 3.8) Balkan Turuna başlamadan önce, Alpinist mağazasından tam olarak üçüncü kez değiştirmiştim ve bu da patladı. Bu matı kesin ve kesin hiç kimseye önermiyorum. Üçüncü kez beni yarı yolda bırakıyor, hem de altına her seferinde koruma olarak köpük mat sermeme rağmen. Tabii betonun üzerinde patlak matla sabaha kadar da pek rahat uyuyamadım.
Uyandığımızda güneş, yüzümüze pek bi güzel gülümsüyordu. Basitçe bir şeyler atıştırıp, saat on gibi yola koyulmuştuk. Basilie biraz acele ediyor gibiydi, ben ise pek acele etmem. Niyetimiz bir yerlerde öğle molası verip, yollarımızı ayırmaktı. Çünkü o Hırvatistan taraflarına gidecekti. Ben yol üzerinde uygun bir yer bulunca mola verdim, Basilie ise hemen ötedeki dağ yolundan direksiyonunu Dubrovnik tarafına doğru çevirdi. Bende Şengen vizesi olmadığı için rotam daha farklı idi. Neum taraflarında kalacak bir yer baktım, bulamayınca da Trebinje taraflarına doğru yöneldim. İyice acıkmıştım, yol üstünde, 10 km ileride, Google’da bulduğum restoranlar kapalı olunca, kapalı bir restoranın dış kısmında mola verip rüzgardan bir nebze olsun korundum. Sebzeli sucuklu bulgur pilavı pişirdim. Sonrasında yol kocaman bir
vadinin yanına iniyor.
Zavala isimli bir köyün ön tarafında, Zavala adında lüks bir restoran var, etrafta market falan olmayınca girdim oraya. Artık hava da kararmak üzere idi ve ekmeğim de bitmişti. İçeriye girince çok sıcak bir karşılama beni bekliyordu. Barmen ”birlikte bir kadeh kaldırmaya ne dersin?” deyince tabii geri çeviremedim. Birer kadeh Rakiya (Balkanlarda sıkça tüketilen, anasonsuz rakıyı andıran, rengi viskiye benzer bir tür alkollü içecek) içerken, orada bulunan, ismini sonradan öğrendiğim, çok hoş giyinimli bir kadın (Ana), bana kendi yaptığı ekmekten, şöyle büyük bir parça verdi. O esnada restoranın sahibi geldi. Teo abi çok centilmen ve beyefendi birisi, Ana da eşi imiş. Onunla da bir şat attık. Buralarda insanlar alkol tüketmeyi ne
kadar çok seviyorlar öyle. Bahçelerine çadır kurup kuramayacağımı sorunca Teo abi hemen bir yer gösterdi, akşam yağmur da vardı, o yüzden kapalı bir yer bulabilmem çok iyi oldu. Çok sonrasında buranın bir otel olduğunu öğreneceğim yerde, kendimi ve eşyalarımı ıslanmaktan
korudum, her şeyimi şarj ettim. Bir ara yazılarımı yazarken, polis geldi ve beni biraz sorguladı. Mülteci olmadığıma kanaat getirdiğinde iyi akşamlar dileyip gittiler. Booking üzerinden Trebinje’de 12 €’ya bir apart buldum, arayınca 10 € dediler, e süper! Orada üç gün kalmak
istiyordum.
Kaldığım yerden sabah erken saatlerde, kahvaltı etmeden ayrıldım. Çünkü sabah erken ayrılacağıma söz vermiştim. Biraz yol aldıktan sonra, kapalı bir yerde mola verip ekmek arası sucuk yedim.
Yol; adını bilemediğim bir vadinin yanından geçiyordu. Bir yandan da yağmur başladı. Vadinin tam kenarında sürüyordum, sağ yanımda dağlar yükseliyordu. Bu şekilde, tüm gün yağmurun altında, düz bir yolda uzun bir yolculuk yaptım. Saat 15:30 gibi Trebinje’ye varmıştım.
Dün akşamdan beri, kalacak apart için arama yaptığımdan beri Bosna Sim kartım çalışmıyordu, yağan aşırı yağmurun altında şehir merkezine kadar gidip, old Town taraflarındaki bir restorana sığındım. Şehir sakinleri, aşırı yağmurun altında keyifle bisiklet süren beni görünce tuhaf tuhaf bakıyorlardı, kimisi de gülümsüyordu. Restoranda wifi yardımı ile apartın adresini de bulduktan sonra çıktım yola. Apart belirtilen adreste yoktu. Etraftaki insanlara sordum, bilen yok.En son yoldan bir araba çevirdim, durumu anlatıp onlara apartı aramalarını rica ettim. Birazdan da apart sahibi Miloş arabası ile gelip beni aldı, Apart daha başka yerde imiş. Şu zamana kadar kaldığım en konforlu yer burası demekle hiçte abartmış olmam. Bir binanın üçüncü katında, çatı katında kalıyorum. Gün boyu yağmurun altında sürüş yapınca çok yorulmuştum. Botlarım iyice su almıştı, üst yağmurluğum da o kadar yağmura dayanamayıp içine biraz su çekmiş, tişörtüm nemli idi. Elif Üzer beni botlarım konuda uyarmıştı, onun dediklerini kulak ardı etmiştim. Her şeylerimi klimanın altında
kuruttum, botlarımın klimanın altında kuruması tam iki gün sürdü. Akşam dışarıya çıkıp üç günlük market alışverişi yaptım, bir güzel eksiklerimi giderdim. İlk iki gün neredeyse hiç dışarı çıkmadım. Bir güzel dinlenip yırtılan, ya da yırtılmaya yüz tutmuş malzemelerimi gözden geçirdim. Karnım açtı, kendime salçalı yumurta pişirmek istiyordum. O da ne!! salçanın içinden 4-5 tane diri armut domates çıktı. Tam domatesleri çöpe atmaya hazırlanıyordum ki (o ara annemle konuşuyorduk), ona durumu anlattım, o da ”noolcak sanki! melemen yap ye” dedi. Annem kriz anında çözümü üretip sundu önüme. Miloş’un ailesi beni evlerine kahve içmeye davet ettiler, yarı Rusça, yarı Türkçe kelimelerle iyi kötü anlaştık. Bosna Hersek kahvesi ve yanında da baklava verdiler. Baklava o kadar şekerli idi ki, şekerden ağzım yandı. Miloş ve ailesi çok tatlı ve nazik insanlar. Bu; Balkan ülkelerinde ilk kez bir ailenin evine misafir oluşumdu. Benim için çok kıymetlidir.
Ertesi sabah biraz şehir turu attım. Yanımdaki Marklar bitmişti ve ben de yakında ülkeyi terk edeceğimden başka Mark almak istemedim. Merkezdeki Hersegovnia Müzesini gezmek istedim. 5 Mark ücreti vardı, girişte kartla ödeme yapacaktım ama görevli benden ücret
almadı. Müzenin içinde taa Tunç Dönemine kadar eserler mevcut. Özellikle Hellenistik döneme ait eserler dikkat çekici idi. Hava hala yağmurlu idi, ben de şehirde 1-2 kare fotoğraf çekip kaldığım aparta geri döndüm. Dünden salçanın içinden çıkan domatesler ile melemen
hazırladım, pekte lezzetli oldu. Teşekkürler annecim. Yatakta uzanıp bir şeyler izledim, müzik dinledim. Yerleşik hayatı bırakınca, bu basit şeyler pek bir lüks gibi geliyor. Burada kaldığım sürede güzelce dinlenip, eksiklerimi de kararınca giderdim. Rüzgarlı bir Trebinje sabahında yavaştan yola koyuldum.. Miloş ve ailesi beni kendi evlatları gibi uğurladılar. Hayatımda ilk kez bisikletimle birlikte sınır geçişi yapacaktım. Sınıra doğru gidiyor, nasıl olacağını heyecanla bekliyordum. Sınır 900 m. yükseklikte idi ve ben o heyecanla o yokuşu nasıl tırmandığımı hatırlayamıyorum bile. Bosna Hersek’te tamı tamına mükemmel 15 gün geçirdim. Bakalım yeni ülkem olan Karadağ’da ve sınırdan sonraki ilk şehri olan Herseg Novi de beni neler bekliyor olacak..