Balkanlar

5.KARADAĞ – Kotor – Aldatılma Tutulması

Sınır geçişinde hava da, görevli arkadaşlar da (sanıyorum havanın güzelliği onlara da işlemiş) pek bi güzeldiler. Bosna Hersek sınırından geçerken sınır görevlileri gayet güler yüzlü davrandılar. Karadağ girişindeki görevliler ise pek şakacıydılar. İlk sınır geçişim
gülüşmeler eşliğinde geçtiğinden, mutlu mesut ilerliyordum. Yönüm Herseg Novi şehrine doğru yöneliyor, sonrasını ise bilemiyordum. Herseg Novi Sınırdan sonraki ilk şehirdir. Orada bir restoranda mola verip, akşam için internetten kamp yapacak bir yer araştıracaktım.
Yokuş aşağı giderken, şehre gireceğim esnada bir grup genç beni alkışlayarak karşıladılar. E tabii onlara poz vermeden de geçemedim. Az ileride, inişin bitişindeki kavşakta iki tane bisikletçi (katlanır bisikletle tur yapıyorlar, Emil ve Farid) yanıma yanaştılar, bana tatlı tatlı sorular (Nerden geliyorsun? kamp yapar mısın? Hep çadırda mı kalırsın? Yemeklerini kendin mi pişirirsin?) diye soruyorlardı. ”E!” dedim ”ne duruyoruz! beraber sürelim!, size yolda her şeyi anlatırım”. Onlar Kotor taraflarına gidiyorlarmış, ben de onlarla birlikte gitmeye karar verdim. Nasıl olsa benim rotam da o tarada doğru gidiyordu. E tabii birlikte sürerken dediğim gibi de yaptım ve onlara her şeyi anlattım.

          Emil ve Farid; iki arkadaş Almanya’dan tren ile Bosna Hersek’e gelmişler. Bosna’dan Budva’ya kadar da katlanır bisikletle iki haftalık bir tur yapıyorlar. Emil has Alman, Farid ise Almanya’da doğup büyümüş Suriyeli. Biz de bu kısa Balkan turlarının son günlerinde tanıştık. Kendilerinin günlük planları on numara idi; gün içinde markette tanıştıkları, şu an Kotor’da konaklayan iki Fransız bisikletçi varmış ve onların yanına gidiyormuşuz. Ama nerede
kaldıklarını bilmiyormuşuz. Planda belirli hiçbir şey yok. Tek bildiğimiz iki Fransız bisikletçinin şu an Kotor’da olduğu. ”E!” dedim ”bu süper, hadi ne duruyoz!” Yol sahil kenarından, denize
sıfır gidiyor ve manzaramız müthiş. 10 km yol gittikten sonra feribota 1’er Euro verip  karşıya geçtik. Bu sayede yolu 15 km kadar azalttık. Hava kararınca Kotor’a varmıştık. Şehrin tam göbeğinde, hayır hayır tam olarak kalbinde bulunan Kaleiçi’ne (Old Town) varır varmaz
yaptığım ilk şey bir çığlık atmak oldu. Amman Allah’m bu nasıl güzel bir şehirdir öyle 😍 filmlerde gördüğümden daha güzelmiş. Fransız arkadaşlar bize konum göndermek yerine, sanki şehri çok iyi biliyormuşuz gibi kaldıkları yeri haritadan ekran kaydı alıp attılar.
Neyse ki şehir küçük ve bulması da öyle zor olmadı. Gittiğimiz yer bir hostel imiş, biz de kişi başı 10 € ücretle orada kalmaya karar verdik. Quentin ve Elise Fransa’dan çıkmışlar, İstanbul’a gidiyorlardı. Akşam yemeğinde elimizde ne malzeme var ise ortaya koyup soslu bir makarna
pişirip samimi bir sohbet eşliğinde yedik. Kotorda bulunan bütün bisikletçiler o akşam orada idik. Hep birlikte müzik yaptık, müzik kulağım vardı, ama bu konuda yeteneğim olduğunu hiç bilmiyordum. Emil ve Farid zaten müziğe çok yatkınlar ve Asya kültürünün müziklerine
bayılıyorlar. Elime Emil’in darbukasını alıp ben de dahil oldum. Çıkan ritimlere ben de şaşkındım. Ben darbukadan bir ritim tutturuyorum, Farid de ritme madurisi ile ayak  uyduruyor.

          Sabahleyin anamın ve teyzemin kendi elleriyle yaptıkları, bizim oraların (Amasya/Merzifon) yoğurtlu tarhanasından pişirdim. Herkes ilk başta ”kahvaltıda çorba mı olur!” tepkisini gösterdiler.E tabii elin Avrupalısı sabahleyin dayanır kahveye. Amma tepkileri
boşa çıktı, herkes bayılarak yedi. Daha sonra Quentin ve Elis ayrıldılar. Ben bir gün daha kalmak istiyordum, Emil ve Faridi de kalmak için ikna ettim. Birlikte şehir turu atmaya çıktık. İlk
durağımız şehrin tepesi olan Kotor Fortress oldu. Çık çık bitmeyen,tepede bulunan bir manastır. Şehir sırtını dağlara yaslamıştır. Kotor Fortress ise şehrin tam tepesinde, adeta şehrin tacı konumunda.

Yukarıdan şehri izlemek çok hoş. Tırmanışı bitirince yanımıza aldığımız çay ve bisküvi ile manzara keyfi yaptık. İnişte bacaklarımız bayağı bir ağrıdı, hemen hostele dönüp güzel bir melemen yaptım, bayıldılar. Farid alıyor eline maduri’sini, ben de Emil’in darbukasını, bir güzel müzik yapıyoruz.. sevdim ben bu işi abi. Akşama dışarı çıkıp öylesine sokaklarda dolaştık. Yolculuklarında hep yolda olurlarmış. Bu kısa dinlenme hali benim için de onlar için de çok iyi
oldu. Ertesi sabah Kotor’dan ayrılmak istiyorduk. Kahvaltıdan sonra hazırlanmış, onların da çıkmasını bekliyordum. O esnada Farid sevgilisinin onu aldattığını öğreniyor. Aradan iki dakika geçmeden Emil’de sevgilisi ile görüşünce o da aldatıldığını öğreniyorlar. Kaderin de bu kadarı yani.. ulan ikisi bir anda.. nasıl yani aklım almadı 🤔 İşin ilginç tarafı hatunlar birbirlerini tanımıyorlar bile. Hem de farklı şehirlerden. Resmen aldatılma tutulması yaşadık. Bana da
düşen, dostlarımı motive etmekti. Onları elimden geldiğinde keyiflendirmeye çalıştım. Marketten onlara, mutluluk hormonu salgılasın diye çikolata aldım. Ama tabi gün boyu modları düşüktü. Özellikle de Farid’in..

         Yol bizi o kadar güzel yerlerden geçiriyordu ki.. Kotor’un girişi bir efsane, çıkışı ayrı bir efsane. Adeta bir filmin içinde gibi hissettim kendimi. Bu arada Kotor’un çıkışında zikzaklarıyla ünlü bir tırmanış rotası (Kotor Serpantine) vardır, orayı tırmanıp yükseklerde sürmek istiyordum ama dostlarımın ekipmanları ve bisikletleri buna uygun değildi. Birlikte sahil kısmını takip etmeye karar verdik. Gerçi nereyi seçersen seç, burada her rota mükemmel
ötesi. Karadağ özel bir ülke, bunu hemen hissediyorsun. Manzara inanılmaz hoş, insanlar gayet samimi. Bosna Hersek ve Karadağ arasında çok belirgin bir fark var; Bosna Hersek’te terk edilen evler, burada ise yeni  yapılan inşaatlar yoğunlukta. Arada sadece ufak kilometreler
var ve hayat maalesef ki bu kadar değişken. Denize doğru uzanan yarım adanın etrafını dolaşmayı çok istiyordum. Emil ve Farid de bana eşlik ettiler. Akşama Mitroviç köyündeki kilisenin bahçesine kurduk çadırları, az ötede de yaktık ateşimizi içimizi ısınsın diye, ama asıl
içimizi ısıtan Farid’in elindeki maduri ile gönülden söylediği ezgilerdi. Dostumuz bizi bizden aldı adeta. Ertesi sabah elimizde neyimiz varsa yiyip hemen yola koyulduk.

          Yarımadayı dolaşmak keyifli, yalnız sürekli yokuş inip çıkıyoruz. Gün sonundaki hedefimiz Budva’ya  kadar varmaktı. Artık iyiden iyiye acıkmıştık. Adanın bir kısmında mola verip çorba pişirmek istiyorduk, ama suyumuz da azalmıştı. Biz de yol üzerinde bir kapıyı
çalıp su istedik, sağolsunlar hemen verdiler. Baktım ev biraz restoranı andırıyor gibiydi, (Lazos’ Kastio) yemek yiyip yiyemeyeceğimizi sorduk, abla da hazırda böreği olduğunu ve onu bize
servis edebileceğini söyledi. Karadağ’ın çok az bilinen o kat kat yapılan eski usul böreğini yiyeceğimizden bi haberdik.  Hava soğuk olduğu için içeri geçtik. Evleri gayet köhne bir ev idi. Kenarda sıra dışı görünümlü bir soba, çocukluğumuzdan hatırladığım basit mutfak
tezgahı ve muhtemelen evin erkeğinin yaptığı masa ve köşem oturak evin ana bölümünü oluşturan eşyalardı. Evin hanımı yanan o kocaman, harika görünümlü sobanın kuzinesinde böreğini pişirmişti ve kokusu tüm odayı sarıyordu. Masada peynirli börek, yanında nar suyuna benzer bir içecek, keçi peyniri, kırmızı ve yeşil biber kızartması vardı. Her şey
o kadar basit ve lezzetli idi ki.. masayı komple silip süpürdük. Ağzımız kulaklarımıza varıyordu. Peynirleri çok hoşuma gidince yol için biraz keçi peyniri aldım. Peynir için 10 Euro,  yediklerimiz için de toplam 20 Euro ödedik. Yemekten sonra üçümüzün de karnı tok, sırtı
pekti.

       Oradan ayrıldığımızda, herkes kendi halinden memnun ve mutlu idi. Dün o duygu halinden bu duruma gelebilmek önemli idi. Bir de biz erkekler sanırım yemek yeyince her şeyin düzeleceğine inanıyoruz. Basit şeyler bizi daha çabuk kendimize getirebiliyor. Gün içerisinde etkileyici manzaralardan geçtiğimiz için gayet yavaş ilerliyorduk. Yarımada turu atmak ikisinin de çok hoşuna gitti. Budva’ya az bi yolumuz kalmıştı. Acele edip Budva’ya varmak yerine, bir gece daha doğada kamp yapmak istedik. Bir dağ köyünün yakınlarında, yoga köyü varmış. Biz de yoga köyünün yakınlarında, çimenlerin üzerine kurduk çadırlarımızı. Orada yanımıza yanaşan kedi ile oynarken elimi fena ısırdı. Elim kanadı ve şişmeye başladı. Kolonya sürüp o şekilde idare ettim. Kediler burada iyice yabanileşmişler. Akşama bir güzel mercimek çorbası pişirdim, yanına da elimizde ne varsa salatası yaptık. Vallahi her şey çok lezzetli idi. Yemeklerden daha çok bahsediyorum. Sanıyorum yol halinde en önemli şey yemek, barınak ve sağlık. Bunlar iyi olduğu sürece, her şey bir şekilde rayına oturuyor. Seyahatimin bir günü, doğada kamp yaparken, akşamleyin çok acıkmıştım hazırlıksızdım ve
yiyecek hiç bir şeyim de yoktu. Elimde çok pahalı olan malzemeler ile övünüyordum, ama hiç birisi o an karnımı doyurmuyordu. Durum böyle işte dostlar. Yemekten sonra ateşin etrafına oturduk ve şarkılar söyleyip, derin sohbetlere daldık. Sabah olunca Yoga merkezinde
yaşayan Slovakyalı çift bize bitki çayı hediye etti ve elim için de krem verdiler. Artık yolumuz Budva’ya yakındı. Doğada olmak hepimizin ruhuna iyi geliyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir