1.BOSNA HERSEK – Saraybosna – Modern Dilenci
İstanbul’daki son günlerimdi.. buradaki eş dost ziyaretini ve Elif Üzer ile turu bitirdikten sonra, bir sabah kendimi tüm eşyalarım ile birlikte, bisikletle Kadıköy’de bulunan Bike&Autdoor mağazasına giderken buldum. Tramvay yolundan Eminönü’ne kadar trafiğe takılmadan gittim. Daha sonrasında da Feribota binmeyi çok sevdiğimden
dolayı direk feribota koştum. Bike&Autdoor mağazasında bisikletimi kutuya koydurtacaktım. Önce bisikletimi orada bırakıp eşyalarımı Melike’nin evine taşıdım. Melike ise internetten tanıştığım samimi dostlarımdan birisidir. Kendisi ile daha önce hiç karşılaşmadık, evi ise havalimanına fazla uzak olmayınca artık tanışmanın vakti gelmişti.
Birçok kez alışveriş ettiğim, bir muhabbetimin olduğu Bike&Autdoor koli için benden 400 TL aldı. Dükkandan çıktığımda kocaman bisiklet kolisini taşımakta güçlük çekiyordum. Metroda çalışan görevli öyle devasa koliyi içeri alamayacağını söylemişti. Bike&Autdoor, sanıyorum bana dünyanın en büyük bisiklet kolisini vermişti. Öyle ki bisikletim hiç parçalamadan koliye rahatlıkla sığabiliyordu, gerisini siz düşünün artık. Yani görevlinin koliyi
almaması gayet normaldi. Bisikletimi oraya yüklemekten başka da yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Görevliye durumu anlattım. Müdürü ile görüştüm, durumumu belirttim ve sonunda kabul ettirebildim. Marmaray ile karşıya geçince Melikelerin evine yakın olan bir durakta indim. Oradaki merdivenleri aşmam için bir amca hemen kolinin bir ucundan tutuverdi. Bir yerde koli açılınca hemen yandaki bi hatun koştu yardıma. Koliyi çekmeye çalışarak ilerliyordum. Bir yerde, kucağındaki kızı ile aracından bir şeyler alan bir beyefendi, durumumu görünce aracını alabileceğimi söyledi. Bu çok cüretkar bir teklif idi. Güzel ülkemin güzel insanları. Güzel insan hep güzelliklerle karşılaşır vesselam. Şükür eve çok yaklaşmıştım, bundan dolayı teşekkür edip devam ettim. Melike eve benden sonra gelecekti. Öncesinde halletmem gereken işlerim vardı, ben de onlarla uğraştım.
Akşamleyin eve önce Melike geldi, ardından da eşi Ekin. kendileri çok tatlı insanlar. Yemek yerken pek neşeli idik. Yemekten sonra bir anda kutuyu parçalayıp küçültmeye başladık. Melike ve Ekin o kadar komikler ki gülmekten kendimizi alamadık. Sabah olunca Havalimanına gitmek için taksi aradık, ama o koca bisiklet kolisini
alabilecek bir taksi bulamadık. Sonrasında Doblo arabası olan, komşusu Mustafa amcadan yardım istedik, o da seve seve kabul etti.
Havalimanına varınca daha önceki uçuş deneyimlerim ve Elif Üzer’in verdiği tavsiyelerle birlikte hiç sorun yaşamadım. Bilet kesen hatun çok ilgili ve kibardı. Yaptığım yolculuğuma hayran kaldı. Balkanlara alınan tek yön uçak biletinin sorun olabileceğini söylediler, sorumluluğu kabul ettim. Havalimanında iken hesabımdaki Euroları
çekerim diyordum, ama unutmuştum. Hattımı da dondurmuştum, para da çekemeyince tabii öylece uluorta mal gibi kaldım. Aynı uçağa bineceğim birisinden yardım istedim, internetini biraz kullanıp en azından Bosna Hersek haritasını Maps Me’ye yükledim. Melikeye her şeyin yolunda olduğunu belirten bir mesaj attım. Warmshowers uygulamasından Selim beni evinde misafir edecekti. Onunla da diyaloğumu kurdum. Her şey yolunda ilerliyordu. Bosna Hersek hakkında pek bilgim yok, seyahatim tamamen doğaçlama olacak. Giriş işlemlerini tamamladım, uçaktayım, Elif Üzer’in bana gönderdiği e kitaplardan bir tanesini (Yerdeniz Öyküleri) okuyorum. Bir ara gözlerim kapanmış, uyandığımda uçak iniş yapmak üzere ve dışarda yağmurlu bir hava beni bekliyordu.
Uçak havalimanına yanaşınca dışarda yağan yağmurun sesini duyabiliyordum. Ülkeye giriş işlemlerini hiç sorun yaşamadan aştıktan sonra, hemencecik bisikletimi toparlama işlemine giriştim . Hayatımda ilk kez bisikletim ile başka bir ülkenin topraklarında pedallıyacaktım. Hemencecik Selim’in evine doğru yola koyuldum. Burada hiç bisiklet yolu yok, ama insanlar bisiketlilere gayet saygılılar. Yolda bir benzinlikten iki Mark’a (20 TL) kahve alıyorum. Cebimde para kalmadı, bir yerlerden para çekmem lazım. Hava birkaç saate kararacaktı, Selim’in evine doğru kestirme yoldan gireyim diye yanlışlıkla otoban’a girdim, bir daha da çıkamadım. Yağmur da iyiden iyiye bastırıyordu. O esnada otobandaki görevlilere denk geldim, durumumu anlattım, bisikleti arabaya yükledik ve beni çıkışın olduğu bir noktaya götürdüler, “artık güvendesin kardeşim” diyerek salıverdiler. Otobanda sürmekte zaten yasakmış.
Selim’in evi tepede bir yerde idi. Zorlu bir tırmanıştan sonra evine vardım. Karşımda sakallı, uzun boylu bir adam vardı. Misafirperver davranıp bana çay ikram etti. Kışın seyahat etmenin çılgınca olduğunu söyledi. Dışarıda sağanak yağmur olduğu için kapalı bir alana ihtiyacım vardı. Öyle bir alan da olmayınca, hemen evinin yanında bulunan derme çatma bir yeri işaret etti. Hava da iyiden iyiye soğuktu ama başka da yapabileceğim bir şey yoktu. Bana Warmshowers profilini açıp, profilinde bulunan bir linki gösterdi. Orada ise kalacağım yer için para ödemem gerektiği yazıyordu. Bunu önceden kontrol etmemiştim tabii ki. Bulunduğum odada elektrik, su ve tuvalet yok, ısınmak için soba yakmak gerekli, bu yer için 5 €, soba yakmak için de 10 € vermem gerekliymiş, ama bu akşam için sobayı ücretsiz kullanabilirmişim. Söylediği şeyler biraz kulağı tırmalıyordu, çok yorgun olduğum için pek sesimi çıkartmadım. O gece biraz kitap okuduktan sonra uyudum. Orada niyetim uzun süre kalmak idi, ama istekleri bana mantıklı gelmedi. Bu şartlar altında burada kalmak zor gözüküyor.
Ertesi sabah erkenden şehir merkezini gezmek, para çekip sim kart almak için çıktım. Dışarıda hava buz gibi ve hafiften de kar serpiştiriyordu. Hesabımda olan parayı çekmek istiyordum ama bunu başarmam çok uzun zamanımı aldı. Ziraat Bankası, para çekmek için 10 mark (100 TL) komisyon aldı. Burada dağlar şehre o kadar yakınlar ki.. hem de üzerlerine kar düşmüş. Muhteşem bir manzara vardı. Kendimi aynı Wan Helsing filminde gibi hissediyorum. Şehrin içinde bir o yana bir bu yana bisiklet sürmekten iyiden iyiye yorulmuştum, güzel bir restoranda kendime sıcacık bir yemek istedim. Sebzeli ve etli, koca be leziz bir porsiyon yemek için 7 Mark ödedim. Bosna yemekleri bizim yemeklerimize çok benziyor, bundan dolayı yemek konusunda henüz bir adaptasyon sorunu yaşamadım.
İnternet için 10 Mark ödeyip, kendime bir sim-kart aldım. Bir spor mağazasını gezerken, orada çalışan genç bir hatun ile sohbet etmeye çalıştım. İki genç birbirinden hoşlanmış gibi idi ama ortak bir dilimiz olmadığı için her şey çok kısa sürdü. Kaldığım yere dönerken yerel bir marketten bir şeyler aldım. Türk olduğumu öğrendiklerinde
‘hadi Avrupalılar deli de geziyorlar, sen bir Türksün, sen neden geziyorsun?’ diye gülerek çıkıştılar, sonrasında da bana bir Nescafe hediye ettiler. Azıcık ötedeki dağların üzerine çöken karı izlemek müthiş bir deneyim. Bambaşka hissettiriyor.
Selim’in evine döndüğümde, orada bir iki gece daha kalıp dinlenmek istiyordum. Yakacak odun için para veremeyeceğimi söyledim. Vermem için o kadar çok ısrar etti ki.. odunlar için çok para vermişmiş, Bosna Hersek’te hayat şartları zormuş, ben para vermezsem kendi yerini daha iyi bir yer haline getiremezmiş.. yaptığı şey
Warmshowers ruhuna uymuyordu. Farzedelim verdiğim ve başka gezginlerin verdiği paralar ile güzel bir yer yaptı, eminim sonrasında o baraka için ‘ben burayı tırnağımı kazıyarak yaptım’ diyerek daha çok para isteyecektir. Eleman adeta modern dilenci gibiydi. Geceleyin mecbur soğuk odada vakit geçirdim. Kalacak bir hostel bulamayınca ve
Warmshowers uygulamasından da kimseyi bulamayınca, her şeyimi elektriğin olduğu bir yer bulup şarj ettim ve istemeye istemeye, sabahın köründe, yağan karın altında yollara düştüm..





